geceye bir şiir bırak

ölüm bize ne uzak ne yakın ölüm
ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm

erdem beyazıt bulmak şiiri
desem ki...
inan bana sevgilim inan
evimde şenliksin, bahçemde bahar;
ve soframda en eski şarap.
ben sende yaşıyorum,
sen bende hüküm sürmektesin.
bilmem ki nasıl anlatsam
nasıl, nasıl, size derdimi
bir dert ki yürekler acısı
bir dert ki düşman başına
gönül yarası desem
değil
ekmek parası desem
değil
bir dert ki
dayanılır şey değil.
(bkz:orhan veli)
yazı yazma helaya
başın girer belaya
götürürler merkeze
öptürürler herkeze
yazı yazma diyorsun
sen neden yazıyorsun
merkezde olanları
sen nerden biliyorsun
hem yazma derim
hem kendim yazarım
o merkezde
ben başkomiserim
ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkı'nda.
ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
nazım hikmet
ben birini sevmiyordum
o da beni sevmiyordu
bir gün bir yerde randevulastik
ben gitmedim
o da gelmemişti
özdemir asaf
mağlup mu desem, mahçup mu?
ama ikisi de değil..
ben garip, sen güzel..
dünya umutlu.

ahmed arif
saatiniz
bir bakıyorsunuz üç,
bir bakacaksınız hiç.
artık özgürüm , öyle yalnızım ki
doğrum yok benim , her yarım şey gibi (bkz: umay umay)
ölüyorum tanrım
bu da oldu işte
her ölüm erken ölümdür
biliyorum tanrım
ama, ayrıca aldığın şu hayat
fena değildir
üstü kalsın..
“gitme, sonbahar oluyorum, sonrası, hiç.”
walking around - pablo neruda

yoruldum işte insan olmaktan.
terzilere, sinemalara gidiyorum işte,
şaşkınım, kapalıyım, çuhadan bir kuğu gibi
sorular, küller denizinde salınıyorum.

ağlıyorum berberlerin kokusunu duyunca.
tek isteğim dinlenmek, kurtulmak taşlardan,
bahçelerden kurtulmak, yünden, köşklerden,
mallardan, gözlüklerden, asansörlerden.

yoruldum ayaklarımdan işte, tırnaklarımdan,
gölgemden, saçlarımdan,
yoruldum işte insan olmaktan.

nefis bir şey olurdu ama
bir noteri kesik bir zambakla korkutmak
ya da kulak tozuna vurup öldürmek bir rahibeyi.
ne güzel olurdu
yeşil bir bıçakla koşmak sokaklarda
soğuktan ölünceye kadar bağırarak.

yaşamak istemiyorum karanlıkta ot gibi,
uykuda titreyerek, kararsız, şaşkın,
her dakika düşünmek, her gün bir şeyler yemek
ıslak dehlizlerine inip dünyanın.

bana göre değil bu rezillikler.
bana göre değil ot olmak, mezar olmak,
ıssız bir tünel olmak, bir cesetler mahzeni,
acı içinde ölmek, kaskatı kesilmek soğuktan.

bu yüzden ışıldıyor pazartesi günleri
o zindansı yüzümle beni görünce,
kırık bir tekerlek gibi geçip giderken
ılık kan yolları uzatıyor geceye.

köşelere itiyor beni, köhne evlere bir şey,
camlarından kemik savrulan hastanelere,
kundura tamircilerine, sirke kokan,
uçuruma benzeyen korkunç sokaklara.

kükürt rengi kuşlar, iğrenç barsaklar asılmış
tiksindiğim evlerin kapılarına,
çaydanlıkta unutulmuş takma dişler var,
utançla, korkuyla ağlayan
aynalar,
şemsiyeler, zehirler, göbek bağları her yanda.

sessizce yürüyorum gözlerle, kunduralarla,
öfkeyle, unutuşla,
geçiyorum büroların, dükkânların önünden,
iplerine çamaşır asılı avlulardan,
donlardan, havlulardan, gömleklerden,
kirli göz yaşları akıtılıyor usulca.

çeviren: ülkü tamer

eğer bu şiiri sonuna kadar okuma sabrını gösterdiysen bana ne hissettiğini yaz.
kan yasası bu insanın:
üzümden şarap yapacaksın
çakmak taşından ateş
ve öpücüklerden insan!
can yasası bu insanın:
savaşlara yoksulluklara
ve binbir belaya karşın
ille de yaşayacaksın!
us yasası bu insanın:
suyu şavka döndürüp
düşü gerçeğe çevirip
düşmanı dost kılacaksın!
anayasası bu insanın
emekleyen çocuktan
uzayda koşana dek
yürürlükte her zaman
kütüphanede ben
aklımda sen
boş yer yok
ayaktayım
gelecek sınav
bir hafta sonra
ben sana nah yazarım
bundan sonra
dolmuşta ben
kalbimde sen
müsait bi yerde
inebilir miyim
seni bir ömür
sevebilir miyim

ehe ehe.
ben dünyaya karşı durmak ile meşhurum
olma. yokluğun bulunmaman bedenime lacivert lavlar akıtır.
nasıl çekip gitmiş bir şaman
çekip gitmiş, bir şaman değilse en çok
benim gibi sonsuz bir at
hiç koşmuyorken de attır.

ah muhsin ünlü
bir seni olduğun gibi,
bir seni her şeye rağmen,
bir seni,hala...

umit yaşar oğuzcan
günümüzün anlam ve önemine binaen:

eşeği saldım çayıra
otlaya karnın doyura
gördüğü düşü hayıra
yoranın da anasını

münkir münâfıkın soyu
yıktı harap etti köyü
mezarına bir tas suyu
dökenin de anasını

müfsidin bir de gammazın
malı vardır da yemezin
ikisin meyyit namazım
kılanın da anasını

derince kazın kuyusun
inim inim inilesin
kefen dikmeye iğnesin
verenin de anasını

dağdan tahta getirenin
mezarına götürenin
talkınını bitirenin
imâmın da anasını

kazak abdal söz söyledi
cümle halkı dahleyledi
sorarlarsa kim söyledi
soranında anasını
yaşanamamışlıkların bana bıraktıkları acı,
ruh hastası gibi çok fazla düşünmemden dolayıydı.
neye yarardı anlatsam da anlamazdı alayı,
sorgulamadan basıp geçerlerdi kalayı.
aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

iyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.
(haluk bilginer'den dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim)
en güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
en güzel çocuk :
henüz büyümedi.
en güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...
korkuyorum senden louıs aragon

sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin
zaman kadındır gönlü çelinsin ister zaman
hep okşansın diz çökülsün hep
dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına
taranmış
bir upuzun saç gibi zaman
soluğun buğulandırıp sildiği ayna gibi
zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken
sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi
ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
bu durdurulmuş zamanın işkencesi mavi çanaklarda kan gibi
bu göz susuzluğundan sen yürürken odada
bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
daha beter seni kaçak
seni yabancı bilmekten
aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
tanrım ne ağırdır sözcükler asıl demek istediğim bu
hazzın ötesinde taşındı sevgim hiçbir zararın erişemeyeceği yerde bugün
sen ki benim saat-şakağımda vurursun
boğulurum soluk alıp vermesen
tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın
sana büyük bir sır söyleyeceğim her söz
dudağımda bir dilenen zavallı
acınacak birşey ellerin için kararan birşey bakışının altında
işte bu yüzdendir sık sık seni seviyorum deyişim
boynuna takabileceğin bir tümcenin o parlakca kalp kristali
kaba konuşmamdan gücenme benim bu konuşma
ateşte şu tatsız cızırtıyı çıkaran sudur o kadar
sana büyük bir sır söyleyeceğim bilmem ben
sana benzeyen zamandan söz açmayı
bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
tıpkı uzun bir süre garda
el sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
bilekleri sönerken yeni ağırlığından gözyaşlarının
sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
sevgilim.

louis aragon